İçeriğe geç

Ne ile balık tutulmaz ?

Bugün “Ne ile balık tutulmaz” üzerine güzel bir yolculuk yaptık. Efl ile daha fazla içerik için takipte kalın!

Kayseri’nin Soğuk Sabahında Başlayan Bir Hikâye

Yine bir Efl içeriğiyle karşınızdayız! Bu kez konumuz: “Ne ile balık tutulmaz”.

Kayseri’de sabahlar başka türlü olur. Hele kışa yakın bir zamansa, insanın içine işleyen bir sessizlik çöker şehrin üstüne. Ben 25 yaşındayım ve hâlâ bazı sabahlar, sanki hayatımın en önemli kararı o gün verilecekmiş gibi uyanıyorum. O sabah da öyleydi.

Pencereden baktığımda Erciyes’in tepesi gri bir bulutun içinde kaybolmuştu. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı; sanki bir şey eksikti ama ne olduğunu bilmiyordum. Günlüğümü açtım, iki satır yazdım ama devamı gelmedi. Kalem elimde durdu, düşüncelerim başka bir yere kaçmış gibiydi.

O gün balığa gidecektim.

Arkadaşım Emre günler önce ısrar etmişti:

“Gel, kafa dağıtalım. Suya karşı otururuz, konuşmadan bile rahatlarız.”

O an “tamam” demiştim ama içimde bir şey “gitme” diyordu. Yine de gittim.

Kızılırmak Kenarında Sessiz Bir Yolculuk

Yol boyunca Emre konuştu, ben dinledim. O anlatırken ben kendi iç sesimi susturmaya çalışıyordum. Kayseri’nin dışına çıktıkça şehir geride kaldı, yerini geniş topraklara bıraktı. Kızılırmak’a yaklaştıkça hava daha da soğudu.

“Balık tutmayı sever misin?” dedi Emre.

Omuz silktim. “Sevmek mi… bilmiyorum. Daha çok düşünmek gibi benim için.”

Güldü. “Balık tutmak düşünmek değildir.”

Ama ben tam tersini hissediyordum. O an içimden geçen şey şuydu: Hayatın bazı dönemlerinde insan gerçekten balık tutmaya gitmez, kendi içine düşmeye gider.

Ne ile balık tutulmaz? Bunu o gün bilmiyordum ama öğrenecektim.

İlk Atış: Sabırsızlıkla Gelen Boşluk

Su kenarına vardığımızda Emre oltaları hazırladı. Ben ise sadece oturdum. Ellerim cebimde, suya bakıyordum. Su öyle sakin akıyordu ki, insan kendi içindeki gürültüyü daha net duyuyordu.

Emre ilk oltayı attı.

“Bak,” dedi, “sabır işi bu.”

Sabır kelimesi içimde bir yere dokundu. Çünkü ben sabırlı biri olduğumu düşünürdüm ama aslında değilmişim. O gün bunu fark ettim.

Oltaya bakarken içimden geçirdim:

Ben sabırsızlıkla balık tutmaya çalışıyorum aslında.

Ve o an anladığım ilk şey şuydu:

Ne ile balık tutulmaz? Sabırsızlıkla.

Çünkü su sabırsızlığı kabul etmiyordu. Oltayı attıktan sonra dakikalar geçiyor, hiçbir şey olmuyordu. Emre sakin kalıyordu ama ben içten içe huzursuzlanıyordum.

“Bir şey yok mu?” dedim birkaç dakika sonra.

“Olacak,” dedi sadece.

Ama içimdeki boşluk büyüyordu.

Geçmişin Gölgesi: Babamla İlk Balık Denemesi

Suya bakarken bir anda çocukluğuma gittim. Babamla ilk balığa gidişim geldi aklıma. O zamanlar Kayseri’nin dışında küçük bir gölet vardı. Babam sabah erkenden kaldırmıştı beni.

“Balık sabır ister,” demişti.

Ben o zaman anlamamıştım. Elimde küçük bir olta, sürekli çekip bakıyordum. Babam gülmüştü:

“Böyle olmaz oğlum. Balık, aceleye gelmez.”

O gün hiçbir şey tutamamıştık.

Ama babamın yüzündeki huzur, sanki balık tutmaktan daha değerliydi.

Şimdi yıllar sonra aynı şeyi Emre söylüyordu ama ben hâlâ öğrenememiştim.

İkinci Deneme: Umutla Gelen Hayal Kırıklığı

Emre ikinci oltayı hazırladı, bana uzattı.

“Sen de dene.”

Elime aldım. Soğuk metal elimde titriyordu. Oltayı suya attığım an içimde garip bir umut yükseldi. Sanki bu kez olacakmış gibi hissettim.

Dakikalar geçti.

Hiçbir şey olmadı.

Sonra yarım saat.

Yine hiçbir şey.

İçimdeki umut yavaş yavaş başka bir şeye dönüştü. Hayal kırıklığı.

O an içimden geçirdim:

Ne ile balık tutulmaz? Umutla acele karıştığında.

Çünkü umut, sabırla birleşmediğinde insana sadece beklemenin ağırlığını veriyordu.

Emre bana baktı:

“Yoruldun mu?”

“Hayır,” dedim ama yalan söyledim.

Aslında yorulmuştum. Hem de çok.

Suya Bakarak Konuşulan Gerçekler

Bir süre konuşmadık. Sadece suyu izledik. Kızılırmak akıyordu, biz duruyorduk.

Sonra Emre konuştu:

“Biliyor musun, bazı insanlar balığı değil, anıyı tutmaya gelir.”

O cümle içime oturdu.

Ben oraya balık tutmaya mı gelmiştim, yoksa kaçmaya mı?

Kafamda bir sürü düşünce dolaşmaya başladı. İş, hayat, geçmiş, kayıplar… Hepsi suyun yüzeyinde birbirine karışıyordu.

Ve fark ettim:

Ne ile balık tutulmaz? Kafandaki gürültüyle.

Çünkü zihin doluyken suya bakmak bile mümkün değildi. Oltayı atsan da, aslında suya değil kendi iç karmaşana atıyordun.

Üçüncü Atış: Kırık Bir Sessizlik

Emre bir kez daha denedi. Bu kez daha sessizdi. Ben de oltayı tekrar attım ama artık içimde umut yoktu.

Sadece bekliyordum.

Beklemek… tuhaf bir şeydi. Zaman uzuyordu ama hiçbir yere gitmiyordu.

Bir ara Emre’nin oltası hareket etti.

“Geliyor!” dedi heyecanla.

Bir anlık bir canlılık…

Ama sonra hiçbir şey olmadı. Oltayı çektiğinde sadece boşluk vardı.

Emre sustu.

O sessizlik her şeyden ağırdı.

İşte o an anladım:

Ne ile balık tutulmaz? Kırılmış umutla.

Çünkü kırılmış umut, suya bile güvenmeyi bırakıyordu.

İç Sesle Yüzleşme

Gün ilerledikçe hava daha da soğudu. Güneş bulutların arkasında kayboldu.

Ben artık balığa değil, iç sesime bakıyordum.

“Sen ne arıyorsun burada?” dedim kendime.

Cevap yoktu.

Ama içimde bir his vardı: kaçıyordum.

Hayatın bazı şeylerinden, insanlardan, konuşulmamış cümlelerden…

Ve fark ettim ki:

Ne ile balık tutulmaz? Kaçışla.

Çünkü kaçış, insanı sadece bulunduğu yere daha da sıkı bağlardı.

Emre’nin Sessizliği ve Son Deneme

Emre son bir kez denemek istedi.

“Son bir atış,” dedi.

Bu kez farklıydı. Daha sakin, daha kabul etmiş bir hali vardı.

Oltayı attı ve bekledi.

Ben de yanına oturdum. Hiç konuşmadık.

Dakikalar geçti.

Ve hiçbir şey olmadı.

Ama bu kez kimse hayal kırıklığı yaşamadı.

Sanki ikimiz de aynı şeyi anlamıştık:

Balık tutmak her zaman sonuç değildi.

Ne ile balık tutulmaz?

O sorunun cevabı o an içimde netleşti:

Sabırsızlıkla tutulmazdı.

Kırık umutla tutulmazdı.

Kafanın gürültüsüyle tutulmazdı.

Kaçışla tutulmazdı.

Ve en önemlisi, kendinden uzaklaşarak hiç tutulmazdı.

Dönüş Yolu: Sessiz Bir Kabulleniş

Akşamüstü toparlandık. Oltaları kaldırırken Emre bana baktı.

“Bugün balık tutamadık,” dedi.

Gülümsedim. “Belki de tutmamız gerekmiyordu.”

Yolda geri dönerken bu kez kimse çok konuşmadı. Ama o sessizlik ağır değildi. Aksine, hafifti.

Sanki içimde uzun zamandır taşımadığım bir şey bırakılmıştı orada, Kızılırmak’ın kenarında.

Kayseri’ye Dönerken İçimde Kalan

Şehre yaklaştıkça ışıklar belirdi. Kayseri’nin akşamı her zamanki gibi sakindi.

Ama ben aynı değildim.

O gün öğrendiğim şey basitti ama ağırdı:

Bazı soruların cevabı suda değil, insanda saklıydı.

Ve ben artık biliyordum:

Ne ile balık tutulmaz? Kendinden uzaklaşarak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort
https://altinhedef.com https://yenigrupinsaat.com.tr https://outdoortv.com.tr Sitemap
grandoperabet giriş